Yazı Detayı
26 Ağustos 2019 - Pazartesi 16:21 Bu yazı 523 kez okundu
 
Tanrı boyunduruğunda ‘Sanat’
Nalan Koluman
batmanolay@gmail.com
 
 

Sanat tarihine bakıldığında, sanatın hemen hemen her alanı toplumsal koşulların hegemonik atmosferinden payını alarak ilerlemiştir. İnsanlık tarihinde, insanoğlu için en güçlü, ürkütücü ve güvenilir varlık Tanrı olmuştur. Dolaysıyla ilk etapta en büyük etki Tanrıyı yüceltecek ve yüce gücünü kendi üzerinde htirecek üretimlerde bulunmuşlardır. Üretilenlerin temelinde sanatsal bir us yatmamakla beraber, çoğu zaman farkında olunmadan kazanılan sanatsal algıyla ilgili bazı çabalar görülmüştür. Bu durum çok uzun zaman sonra gerçekleşen bir olgudur.

Sanatçı doğası gereği sosyolojik değişimlerle üretimlerini şekillendirmektedir. İçsel muhakemelerinin yanı sıra dışsal toplumsal elementlerin bir yansıması olarak kendini gösterir. Dışarıdan sanatçıya yapılan herhangi bir müdahale sanatçının icrasında gerçek olmayan sergi yaratır. Kabaca sanat tarihi incelendiğinde sanatçıların çoğu zaman baskıcı dışsal koşulların yükü altında bocaladığına tanık olunmaktadır. Bu baskılar coğrafik, sosyal, ekonomik, siyasi, seküler ve tarihsel alanlarda görülmektedir. Bu etkilerden en yaman ve acımasız olanı sekülerizm olmuştur. Din ile sanat arasındaki bağ, ilkel dönemden sonraki dönemde sıkı bir şekildeyken, sonraki dönemlerde giderek gevşemiş ve güncel sanatta ipler tamamen kopmuştur.

Özellikle Sümerler döneminde daha net bir şekilde biçimlenen seküler sanat, Ortaçağ Avrupa’sında daha da katılaşmıştır. Sert taştan yapılmış olan Kral Gudea heykeli, Sümer heykel sanatının özellikle seküler özelliklerini yansıtan önemli bir eserdir. Aynı zamanda Sümer kabartmalarında da genellikle kralın günlük hayatından kesitler ve tanrı figürleri, dini törenler, savaşlar, zaferleri içeren konular ele alınmıştır.

Ortaçağ Avrupa’sında 376 yılında Kavimler Göçü ile başlayıp 1453’te İstanbul’un fethine kadar süren dönemdeki sosyal, siyasal ve ekonomik buhran beraberinde birbirleriyle sürekli mücadele eden küçük ve zayıf devletlerin kurulmasına sebep olmuştur. Bu da zamanla feodal sistemin (derebeylik) oluşmasına ve paralel olarak daha katı bir seküler düzenin oluşmasına sebep olmuştur.

Feodal düzende, toplumsal piramidin en tepesinde kral ve kraldan sonra da Papa bulunur. Toplumsal hiyerarşide kralın hemen altında bulunan Papa, statüsü gittikçe yükselmiş ve 11. yüzyılda ruhani liderliğini tüm Avrupa’ya kabul ettirecek bir konuma ulaştırarak imparatorları azledecek bir güce ulaşmıştır.

9. yüzyıldan itibaren Avrupa sanatı, dinin üstünlüğünü kanıtlamaya ve yaymaya hizmet eden bir araç olarak hareket etmiş, 15. yüzyıla kadar süren skolastik felsefe etkisini göstermeye başlamıştır. Dönemin sanatçıları kilise yöneticilerini yüceleştiren, kısmen tanrısallaştıran, kendi fikirlerinden ve gerçekliklerinden yoksun üretimlerle meşgul olmak zorunda kalmışlardır.

Rönesans’ın bireysel değer algısı, özgür bir geleceğin habercisi olmuş ve hümaniter (insancıl) gerçeklikler fark edilerek, sanatçılar kendilerinin ve işlerinin sorgulayışı olmuştur. Sanatçılar içsel bir yolculuğa doğru hareket ederek, dışsal eylemlerinde özgür olmaya başlamışlardır.

19. Yüzyılda hayatın her alanında kendini gösteren kaos, sanatçıların ve eleştirmenlerin sert tartışmalarına ve üretimlerine konu olmuş, bu dönemde sanatsal ifade biçimi bir çığır açmıştır.

Genel olarak ilkel dönemdeki üretimler özellikle sosyal temelliyken, Sümerler’de seküler bir temele sığınmış, Ortaçağ Avrupa’sında daha sıkı bir şekilde devam etmiş ve Rönesansla beraber bir değişim kazanmıştır. 1900’lerde ise Marcel Duchamp’ın Çeşme’si kavramsal sanata müthiş bir ivme kazandırmıştır.

 
Etiketler: Tanrı, boyunduruğunda, ‘Sanat’,
Yorumlar
Haber Yazılımı